Google


hikayeler - gülümse - Blogcu



gülümse

22/8/2009

KÜÇÜK ŞEYLER

İŞTE HAYATTA HER TÜRLÜ
SIKINTIYI HAFİFE ALMAMIZI



 SAĞLAYACAK BİR YAKLAŞIM...
HİÇ BİR ŞEY İÇİN ÜZÜLMEYİN...
  Küçük şeyler !

Küçük şeyler!
11. Eylül İkiz Kulelere saldırı sonrası
binadaki firmalardan birinin
hayatta  kalanlarla yapılan sabah
toplantısında güvenlik
görevlilerinin başı orada hayatta
 kalabilenlerle ilgili şunlarıanlatmış;
O sabah;
- Firma müdürü o gün oğlu ana okuluna
 başladığı için işe geç kalmış.
- Birinin o gün ofis kahvaltısına getirilecek
Donut'ları alma sırasıymış.
- Bayan elemanlardan birinin sabah
alarmı çalmamış.
- Biri kaza yüzünden trafiğe takılmış.
- Biri otobüsünü kaçırmış.
- Biri kıyafetini lekelemiş, üstünü
değiştirmek vakit almış.
- Birinin arabası çalışmamış.
- Biri telefonu cevaplamak için
 geri dönmüş.
- Biri çocuğunu hazırlamakta zorlanmış,
geç kalmış.
- Biri taksi bulamamış.

Ama en etkileyicisi; biri o gün ofise
 yeni aldığı ayakkabıları giymiş,
ayakkabı ayağını rahatsız etmiş
ve bir eczaneye uğramış,
 yarabandı almak için !!!
Bu gün hayatta olma sebebi
olan bandı almak için...

Şu anda trafikte sıkıştığımda,
asansörü kaçırdığımda, bir telefona
cevap vermem gerektiğinde,
yani beni rahatsız eden küçük şeyler
olduğunda, Tanrının benim o anda
 orada olmam gerektiğini istediğini
düşünüyorum.
Bir daha ki sefere, sabahınız tersliklerle
 başladığında, çocuklarınız
giyinmek istemediğinde, arabanın
anahtarını bulamadığınızda, bütün
trafik ışıklarına takıldığınızda,
 huzursuz olmayın, sinirlenmeyin.
Küçüçük terslikler,belki de o an
 korunduğumuz için yaşanıyordur
ve biz
umarım küçük sıkıntılı anlarda
 bunun olası nedenlerini hatırlarız ...


                                    ALINTI


 

13/1/2009

İKİ FİNCAN KAHVE

  

Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır. Vee içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.
Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.
Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek;
Ben 'Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım' Der.
Şöyle ki;
Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.
Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.
O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.
'Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. .
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin. Gerisi hep kumdur.
Bu Ara Bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?'
Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne Kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan Kahve içecek kadar yer vardır !!!







11/10/2008

Kavak Ağacı ile Kabak

 

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.

-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!

-Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:

-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.

-Niçin?

-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1/3/2008

GERÇEK SEVGİ

KÜÇÜK KIZ, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun
hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.

"Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.......

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.
Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat
ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.
Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı.
Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak

- Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış.
Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?
Yaşlı doktor
- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi.

Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, O' nun gözünden gördün kendini!..

(alıntı)

 

 

5/2/2008

ANNELERİN FEDAKARLIĞI

 

"Bebeğimi görebilirmiyim?" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi.

Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı.

Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği,

sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu ortaya çıktı.

Arada yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı.

Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak ağlıyordu...

Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlaması devam ederken annesine:

"bugün okulda arkadaşlarım bana ucube dedi..."

Küçük çocuk bu kadersizliği ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve

oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi,

eğer insanların arasına karışabilmiş biri olsaydı.

Annesi, her zaman ona "insanların arasına karışmalısın!" diyordu,

ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü;

 "Hiçbirşey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "eğer bir çift kulak bulunabilirse,

 organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç biri için kulaklarını feda edebilecek

 biri aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası

 "hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben sana kulaklarını verecek

 birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.

Yeni görünümüyle psikolojiside düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında

büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti, birgün babasına gidip sordu:

"Bilmek zorundayım, bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kişi kim?

Ben o insan için hiçbirşey yapamadım..."

"Birşey yapabileceğini sanmıyorum..." dedi babası,

 "fakat anlaşma kesin, şu an öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyu gizlendi. Ancak birgün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin

vefat haberini aldı ve hemen onun yanına koştu.

Annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu.

Babası yavaşca annesinin başına elini uzattı;

kızıl kahverengi saçlarını elleriyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.

"Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu"

diye fısıldadı babası...

"Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi dimi?"


Annelerimize Değer Verelim

30/1/2008

DOST

Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...
Devam eder durur konuşma...

Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,
'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna,
çalar kapıyı.

O dost, bakar ki bir çuval,
hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,
Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.
evlat geriye döner.
Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.
Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak.
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

 

                                                              (alıntı)

 


 

30/1/2008

MUTLULUK

        

         O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu.

İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu.

Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.

"Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!" diye düşünüyordu.
        "Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum.

Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur.

" O anda gökten bir melek indi. Ona,

"Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak" dedi.
        Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı

 ve bir iş yapmak zorunda da değildi.
        Günün birinde kral onu sarayına davet etti.

O, sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi.

Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum" dedi.

Ardından isteği yerine getirildi ve kral oldu.

Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.
        Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor,

yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl

 güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu.
       "Güneş olmak istiyorum!" dedi. Bu kez de güneş haline çevrildi.

Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu.
       Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi.

Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı;
"Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum.

Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince

bu kez de bulut haline döndürüldü.

 Az sonra bulut, yağmura dönüştü.

Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı.

Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı.
       Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar,

tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiçbir

şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi.
      "Bu kadar çok su nasıl olur da kayaları aşamaz..

" Ama kayalar sulardan daha güçlüydü. Bulut bağırdı:  

"Kaya olmak istiyorum." Bu istediği de yerine getirildi ve

kaya haline geldi. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü.
       Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam

çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.
      "Aman! Bu da nesi?" dedi kaya.
      "Ben bu adamdan zayıfım"
       Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk

olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: "İnsan olmak istiyorum!"

Bu dileğini de yerine getirdi.
Kaya insana dönüştü.

Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor.

 İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.

 (alıntı)

 

 

 

27/12/2007

KISA ANLAMLI HİKAYELER

        

 

 

         Küçük bir zenci çocuk şehrin lunaparkında dolaşırken bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl parlıyordu.
         Derken, birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve nihayet aşağıdan seçilmeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu. Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı bir tane daha bırakmanın iyi bir reklâm olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tanede beyazını çözdü.
       Küçük zenci olduğu yerden büyük bir hayranlık içinde ardı ardına uçan rengârenk seyrettikten sonra :
       "Baloncu amca" dedi. Acaba bir tanede siyah renkte balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi?
        Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm ederek,siyah renkli bir balon çözdü.Parmaklarını gevşetip onu da boşluğa bırakırken:
       "Yavrum" dedi, "bizi yükselten dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir."

 

                                                                              Alıntı 

 

 

                                     J J J

 

 

 

 

       Yaşlı Kızılderili reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz diğeri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illede siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık.O merakla sordu dedesine;
      -Dede bu iki köpeği niye hep kulübenin önünde tutuyorsun? Hem de niye biri siyah diğeri beyaz?

Yaşlı reis, bilgece gülümsedi ve torununun sırtını sıvazladı ve:
      -Onlar benim için iki simgedir.
Çocuk :
      -Neyin simgesi?
      -İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen gördüğün şu iki köpek gibi, iyilik ve kötülük durmadan içimizde mücadele eder.Onları seyrettikçe ben hep bunları düşünürüm.
       Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
       -Peki hangisi kazanır bu mücadeleyi?
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa :
       -Hangisi mi evlat? Ben hangisini beslersem o kazanır!

 

 

                                                                                                        Alıntı

 

 

 

 

 

8/12/2007

Tuz ve Su

 

             Hintli bir yaşlı usta, çırağının her şeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

            “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “Acı” diye yanıt verdi.

             Usta, çırağının kolunu tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

           “Tadı nasıl?”

            “Ferahlatıcı” diye yanıt verdi genç çırak.

           “Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam, “Hayır” diye yanıtladı çırağı.

            Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

          “Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.

 

 

 

25/11/2007

KARINCA

 

 

 

Ağır ağır giden karıncaya sormuşlar.
 
 
 Nereye
 
 
gidiyorsun.
 
 
Uzaktaki sevdama demiş karınca.
 
Bu ayaklarla zor gidersin demişler.
 
 
Olsun demiş karınca.
 
Ona varamasam da
 
YOLUNDA ÖLÜRÜM..!!


--
 


 
.
« Önceki ::